21 Kasım-17 Aralık 2008 tarihleri arasında Marco Mavilla'nın Dengesizlik Alanları başlıklı resim sergisinin organizasyonunu Bilkent Üniversitesi Kütüphane Sanat Galerisi'nde gerçekleştirdik.
Marco Mavilla'nın özyaşam öyküsüne baktığımız zaman;
"1941 de Floransa’da doğdu. Ressam heykeltıraş ve yazar. Eserleri Italya Avrupa ve A.B.D’de önemli kamu ve özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. Kitaplarından bazıları Floransa Merkez Milli Kütüphanesi, Luxemburg Milli Kütüphanesi, Yeni İskenderiye Kütüphanesi nde ve İsviçre Castagnola Schlesinger’inde bulunmaktadır"
Kısa özgeçmiş bilgisinden sonra, Mavilla'nın resimleri hakkında gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum;
Bach’ın Brandenburg Concerto No.1 F Major BWW 1046 eşliğinde, Mavilla'nın gerçeküstü yaklaşımlarıyla; mekanlara, insan ruhuna ve bedenine farklı anlamlar yüklediğini hissettim. Sonra sahip olduğumuz yeteneklerimizi ve kabiliyetlerimizi tek bir çatı altında toplayıp, sentezler sunabilmek, bizlere farklı derinlikler kazandırabileceğini derinden algıladım. Gözlemlediğim kadarıyla, Mavilla da hem yazarlık hem de heykeltraşlık yönünü sentezleyerek, bizleri resimlerinde şiirsel bir yolculuğa çıkarmıştır.
Kolaj tekniği ile yakından ilgilendiğim için Mavilla'nın resimlerini teknik açıdan da inceledim; Genelde kullandığı malzemeler; Kireç üzerine akrilik, tuval üzerine bakır ve altın varak, tuval üzerine yağlıboya, mermer tozu, kireç üzerine yağlıboya, tuval üzerine altın varak, kireç üzerine akrilik ve balya tuval üzerine bakır kullanıyor.
Sonuç olarak, sergi organizasyonunun bir parçası olmak, sergi akış planını adım adım yaşamak, eleştirsel boyutu hissetmek, yorumlamak ve anlamlı sohbetler içerisinde varolmak beni huzurlu kıldı.
Notes of books read, exhibitions, forums, congress, films, concerts seen, music heard – anything that inspires. "Words fly away; written letters remain."
Wednesday, December 31, 2008
Friday, December 26, 2008
Cihat Aral'dan Yaşamın Yansımaları

22 Aralık 2008-14 Ocak 2009 tarihleri arasında, Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi Sanat Galerisi'nde Sayın Cihat Aral'ın resim sergisini ziyaret edebilir, "çöp insanları", "savaşın yıkımlarını","bayraklarını bırakıp gittiler" ve "dayanışma" temalı resimleri keşfe çıkabilirsiniz. Serginin kendine ait, sihirli bir kompozisyon yapısı var; Ahenkli bir denge içerisinde, her bir resim kendine özgü kimliği ile, ışığı ve gölgelendirmeleriyle bizlere farklı bakış açılarını ve ruh hallerini sunuyor.
"1943 doğan Cihat Aral, 1964–1969 yıllarında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim bölümünde eğitim gördü. İlk kişisel sergisini, 1970 yılında Taksim Sanat Galerisi`nde açtı. Sanat alanında ihtisas yapmak üzere devlet burslusu olarak Fransa`ya gönderildi. 1974`te İDGSA Resim bölümüne öğretim görevlisi olarak atandı. 1979`da Görsel Sanatçılar Derneği Başkanlığı`na seçildi. 1999`da profesör oldu. 2003–2004 yıllarında MSÜ İstanbul Resim Heykel Müzesi Müdürlüğü yaptı. İstanbul, Paris, Ankara, İzmir, Kopenhag`ta 21 kişisel sergi gerçekleştiren Aral, birçok karma sergiye katıldı."
Sergi organizasyonumuz sayesinde Sayın Cihat Aral ile tanıştığım için huzurluyum.
Saturday, December 20, 2008
Denizin Üstünde Uçuşan Perilerin Işıltıları Eşliğinde Kaş
Gökyüzü ile denizin birbirini keşfettiği, denizin üstünde uçuşan perilerin ışıltıları eşliğinde, liman kasabası, Likya’nın önemli kentlerinden olan, Kaş'a çocukluğumdan itibaren toplam üç kere gitmişim; Birincisi ailecek gittiğimiz dönem, ikincisi, uzaklarda olan çok sevdiğim bir arkadaşımla ve üçüncüsü de dostlarımla... Her birinin kendine ait sihirli anları ve mesajları var. Özellikle bu şekilde bir giriş yapmak istedim çünkü o şiirsel mekanda birlikte olduğum insanlar benim için çok değerliydi. Umarım ilerde tekrar gitme şansımız olur... Şimdi başlayalım denizin üstünde uçuşan perilerin eşliğinde Kaş'ı anlatmaya...
Antalya’dan Fethiye’ye uzanan sahil şeridinde yer alan Kaş’ın hallerini dile getirirken, yasemin kokan sokaklarını ve acıbadem likörünün sihirli tadı ile söze başlayıp, anları sonsuzlaştırmak istiyorum. Kaş’ı keşfetmek için, mümkün olduğu kadar pansiyondan uzak yaşamalısınız, onun için sadece sabah kahvaltısı sunan bir pansiyonda kaldığınızı; Gece uyurken dalga sesleriyle uyuduğunuzu, sabah uyandığınızda da, yatağınızdan denizi göz ucuyla hissettiğinizi düşünün….
Kaş’ın iki farklı yüzü ile tanışmak için berrak ve turkuaz renginin keşfedilmeyi bekleyen derinliklerinde dalışa gitmeyi, Kekova’nın tarih ve doğa güzellikleriyle süslü eşsiz koylarında deniz kanosunun keyfine varmayı, antik kentler arasında yürüyüşlere katılmayı mutlaka yaşamalısınız.. Ayrıca yamaç paraşütünün keyfine varıp, rüzgarın dansını bütün vücudunuzda, ruhunuzda hissetmelisiniz. Şehir temposundan ışık hızı uzaklaşıp, yer ile gökyüzünün çılgınca birleştiği yerde sonsuza kadar yaşamak umuduyla…
Not: Kaş'ta pizzacıda yediğimiz lazanya'nın tadını hiç unutmak istemem. Biliyorum Kaş'a gitmişken balık, kalamar yerine lazanya mı yenir diyebilirsiniz ama mutlaka o yeri bulup denemelisiniz. O güzel mekanı keşfettiğimiz için mutluyum.
Antalya’dan Fethiye’ye uzanan sahil şeridinde yer alan Kaş’ın hallerini dile getirirken, yasemin kokan sokaklarını ve acıbadem likörünün sihirli tadı ile söze başlayıp, anları sonsuzlaştırmak istiyorum. Kaş’ı keşfetmek için, mümkün olduğu kadar pansiyondan uzak yaşamalısınız, onun için sadece sabah kahvaltısı sunan bir pansiyonda kaldığınızı; Gece uyurken dalga sesleriyle uyuduğunuzu, sabah uyandığınızda da, yatağınızdan denizi göz ucuyla hissettiğinizi düşünün….
Kaş’ın iki farklı yüzü ile tanışmak için berrak ve turkuaz renginin keşfedilmeyi bekleyen derinliklerinde dalışa gitmeyi, Kekova’nın tarih ve doğa güzellikleriyle süslü eşsiz koylarında deniz kanosunun keyfine varmayı, antik kentler arasında yürüyüşlere katılmayı mutlaka yaşamalısınız.. Ayrıca yamaç paraşütünün keyfine varıp, rüzgarın dansını bütün vücudunuzda, ruhunuzda hissetmelisiniz. Şehir temposundan ışık hızı uzaklaşıp, yer ile gökyüzünün çılgınca birleştiği yerde sonsuza kadar yaşamak umuduyla…
Not: Kaş'ta pizzacıda yediğimiz lazanya'nın tadını hiç unutmak istemem. Biliyorum Kaş'a gitmişken balık, kalamar yerine lazanya mı yenir diyebilirsiniz ama mutlaka o yeri bulup denemelisiniz. O güzel mekanı keşfettiğimiz için mutluyum.
Tuesday, December 9, 2008
Wednesday, September 3, 2008
Yaşam Sadece İşten mi İbaret?
“Yaşam sadece işten mi ibaret?” sorusunu hiç kendinize sordunuz mu? Daha önceden kendinize bu soruyu sormadıysanız, lütfen düşünmenizi rica ediyorum. Yoğun iş akışımızda keyif aldığımız şeyleri hangi düzeyde ve ne kadarını yapabiliyoruz? Ya da yaptığımız zaman o huzurlu, keyifli, eğlenceli anlarla ne kadar bütünleşebiliyoruz? Hobilerimize sahip çıkmak ruhumuza sahip çıkmakla eş değerde olduğunu düşündüğüm için ufak tefek gözlemlerimi ve deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istedim;
İşte size klasik bir tanım: “Hobi veya uğraşı, kişinin mesleği dışında boş zamanlarda yaptığı dinlenme, eğlenme amaçlı ve özel ilgi alanına giren işlerdir.” Aslında bu klasik tanımım dışına çıkıp, hobi sahibi olmanın bizlere neler hissettirebileceğine bir göz atalım…
Ahenkli Bir Denge Yaratabilmek
Aslında hobilerimizi, iş akışımızın yoğunluğundan kaçarken mi değerlendirmeye almak faydalı? Ya da hobilerimizi iş akışımızla paralel olarak ahenkli bir şekilde mi devam etmeli? Bence ahenkli bir şekilde devam etmesi fiziksel ve ruhsal açıdan bizlere birçok kazanımlar sağlayacağına inanıyorum. Hafta içi yoğun tempo içerisinde çalışan bir arkadaşım, hafta sonları gruplar olduğu takdirde dalışa gidiyor; Dalış yaşamının bir parçası olduğu için akışa göre ahenkli planlamalarını yapıyor. Sonuç olarak, yaşam akışının dengesinde istediklerini belirli bir dengede yaşamaya ve hissetmeye devam ediyor. Dalıştan geldiği zaman, denizin kendine ait dünyasını benimle paylaştığı zaman sıfırlanıp, boyut kazanırdı. Daha önceden hiç bilmediğimiz canlıların varlığını öğrenmek, dünyaya farklı açılardan bakmak bizi huzurlu kılıyor. Hepimiz hobilerimizle yaşamlarımıza renk katıyoruz. Sonuç olarak, iş akışımızın bize sunduğu zamanlamalar paralelinde hobilerimizi keşfe çıkabilir ve huzurlu anlar yaratabiliriz.
İş Görüşmelerinde Hobi Etkisi
İş görüşmelerinde hobiler ve katıldığınız sosyal etkinlikler önemli bir rol oynadığı hep yazılır ve çizilir. Tercih ettiğiniz etkinlikler ve hobiler sizin yaşama bakış açınız hakkında ipuçları verir. İş görüşmesinde hobileriniz sorulduğu zaman, mutlaka seçtiğiniz ya da tercih ettiğiniz hobileri nedenleriyle anlatın. Sadece bir “hobim” olsun diye, kendinize hobiler seçmeyin. Kendi kişiliğinizle bütünleşebilecek aktiviteler seçmeyi deneyin.
Bir Hobi Macerası = Yeni Bir Meslek Edinme Fırsatı
Kısa bir süre önce, hobi ve meslek edinme amaçlı Gümüş Takı kursuna katılma şansım oldu. Bir atölyede gümüş takı yapmanın, tasarlamanın tekniklerini öğrendik. Ankara Kalesi’nde gümüş takı atölyemizde; her çeşit takı yapmanın tekniklerini öğrenirken, ortaya çıkaracağımız ürünün pazarlamasını ve satışını, beden dilinin önemini, yüzyıllara dayanan takının tarihçesini, yeryüzünde var olan uygarlıkların, takı kavramını nasıl algıladıklarını öğrendik.
Günümüze ait gümüş takı yapımında kullanılan, en son tercih edilen yöntemleri öğrenirken, Gümüş Takı Dünyası’nın iş adamları ve akademisyenleri ile tanışmak, bizleri farklı bakış açıları kazanmamızı sağladı. Takı Sektörü’ndeki en son yenilikleri ve teknolojileri öğrenmek, üniversite bünyesinde konu ile ilgili sunulan bilgiler sentez halinde bizlere sunuldu.
Her Anımız Değerli
Sonuç olarak, sahip olduğunuz hobilerinizi birçok açıdan değerlendirmeye alabilirsiniz. İş yaşamımız, nasıl yaşamımızın her anını birçok açıdan etkileyebiliyorsa, hobinizi de yaşamımıza aynı mantıkta adapte edebilirsiniz. Örneğin, gümüş takı kursu sonrasında işimle paralel olarak bir atölyede çalışmayı ve ilerde kendime ait bir atölye açmayı istiyorum. Bununla paralel olarak, bir web sitesi yapmayı hedefliyorum. Umarım sizler de yetenekleriniz ve kabiliyetleriniz doğrultusunda kendinizi keşfe çıkar ve hobilerle dolu anlarınızın, derinlemesine keyfine varırsınız.
İşte size klasik bir tanım: “Hobi veya uğraşı, kişinin mesleği dışında boş zamanlarda yaptığı dinlenme, eğlenme amaçlı ve özel ilgi alanına giren işlerdir.” Aslında bu klasik tanımım dışına çıkıp, hobi sahibi olmanın bizlere neler hissettirebileceğine bir göz atalım…
Ahenkli Bir Denge Yaratabilmek
Aslında hobilerimizi, iş akışımızın yoğunluğundan kaçarken mi değerlendirmeye almak faydalı? Ya da hobilerimizi iş akışımızla paralel olarak ahenkli bir şekilde mi devam etmeli? Bence ahenkli bir şekilde devam etmesi fiziksel ve ruhsal açıdan bizlere birçok kazanımlar sağlayacağına inanıyorum. Hafta içi yoğun tempo içerisinde çalışan bir arkadaşım, hafta sonları gruplar olduğu takdirde dalışa gidiyor; Dalış yaşamının bir parçası olduğu için akışa göre ahenkli planlamalarını yapıyor. Sonuç olarak, yaşam akışının dengesinde istediklerini belirli bir dengede yaşamaya ve hissetmeye devam ediyor. Dalıştan geldiği zaman, denizin kendine ait dünyasını benimle paylaştığı zaman sıfırlanıp, boyut kazanırdı. Daha önceden hiç bilmediğimiz canlıların varlığını öğrenmek, dünyaya farklı açılardan bakmak bizi huzurlu kılıyor. Hepimiz hobilerimizle yaşamlarımıza renk katıyoruz. Sonuç olarak, iş akışımızın bize sunduğu zamanlamalar paralelinde hobilerimizi keşfe çıkabilir ve huzurlu anlar yaratabiliriz.
İş Görüşmelerinde Hobi Etkisi
İş görüşmelerinde hobiler ve katıldığınız sosyal etkinlikler önemli bir rol oynadığı hep yazılır ve çizilir. Tercih ettiğiniz etkinlikler ve hobiler sizin yaşama bakış açınız hakkında ipuçları verir. İş görüşmesinde hobileriniz sorulduğu zaman, mutlaka seçtiğiniz ya da tercih ettiğiniz hobileri nedenleriyle anlatın. Sadece bir “hobim” olsun diye, kendinize hobiler seçmeyin. Kendi kişiliğinizle bütünleşebilecek aktiviteler seçmeyi deneyin.
Bir Hobi Macerası = Yeni Bir Meslek Edinme Fırsatı
Kısa bir süre önce, hobi ve meslek edinme amaçlı Gümüş Takı kursuna katılma şansım oldu. Bir atölyede gümüş takı yapmanın, tasarlamanın tekniklerini öğrendik. Ankara Kalesi’nde gümüş takı atölyemizde; her çeşit takı yapmanın tekniklerini öğrenirken, ortaya çıkaracağımız ürünün pazarlamasını ve satışını, beden dilinin önemini, yüzyıllara dayanan takının tarihçesini, yeryüzünde var olan uygarlıkların, takı kavramını nasıl algıladıklarını öğrendik.
Günümüze ait gümüş takı yapımında kullanılan, en son tercih edilen yöntemleri öğrenirken, Gümüş Takı Dünyası’nın iş adamları ve akademisyenleri ile tanışmak, bizleri farklı bakış açıları kazanmamızı sağladı. Takı Sektörü’ndeki en son yenilikleri ve teknolojileri öğrenmek, üniversite bünyesinde konu ile ilgili sunulan bilgiler sentez halinde bizlere sunuldu.
Her Anımız Değerli
Sonuç olarak, sahip olduğunuz hobilerinizi birçok açıdan değerlendirmeye alabilirsiniz. İş yaşamımız, nasıl yaşamımızın her anını birçok açıdan etkileyebiliyorsa, hobinizi de yaşamımıza aynı mantıkta adapte edebilirsiniz. Örneğin, gümüş takı kursu sonrasında işimle paralel olarak bir atölyede çalışmayı ve ilerde kendime ait bir atölye açmayı istiyorum. Bununla paralel olarak, bir web sitesi yapmayı hedefliyorum. Umarım sizler de yetenekleriniz ve kabiliyetleriniz doğrultusunda kendinizi keşfe çıkar ve hobilerle dolu anlarınızın, derinlemesine keyfine varırsınız.
Wednesday, June 11, 2008
ODTÜ'nün Sonbahar Senfonisi
“Her şeyi süpürebilirsin; Sonbaharı süpüremezsin” demiş bir şiirinde Özdemir Asaf. Her sonbahar gelişinde, nedenini bilemediğim bir şekilde, bu mısralar hemen aklıma geliverir. Özellikle ODTÜ’nün Sonbahar Senfonisi ni keşfettikten sonra Özdemir Asaf’ın mısraları hiç aklımdan çıkmıyor.
Her sabah, Eskişehir yolunu kullanmak zorunda olup, işe gittiniz mi ya da sabahları erken saatlerde Dikmen Caddesi’nde dolmuşlarla ve otobüslerle boğuşarak işe yetişmeye çalıştınız mı? Cevabınız “Evet” ise mutlaka benim hissettiklerimi anlayabiliyorsunuzdur. Her sabah, yaşanılan bu telaşenin içerisinde, ışık hızı yol alırken, ODTÜ’nün A1 Kapısı’ndan giriş yapınca sanki Alice Harikalar Diyarı’nda gibi farklı bir dünyaya adım atıveriyorsun. Biraz abartılı oldu biliyorum ama içimden gelen benzetme bu. Neden diye sorarsanız? Çünkü şehir trafiğinden kaçıp, şehrin içerisinde, ormanla karşılaşınca bir anda sahip olduğun enerji boyut değiştiriveriyor; Bir kapının ardından, sarının, kızılın ve kahverenginin, farklı tonlarda geçişlerini ağaçlarda, toprakta görmeye başladığın an, iş yoğunluğu ve trafikte yaşadığın sıkıntılar uçup gidiyor aklından...
Bölümlerin arasında ufak tefek kafeteryalarda; Çatı’da, Denizatı’nda ve Arkabahçe’de ya da Fatoş Abla’nın Kantini’nde, sonbahar yapraklarının toprağı kapladığı yerlerde, toprak kokusu eşliğinde, arkadaşlarınla çay içmek, yemek yemek keyifli oluyor. Bir de unutmamak lazım, şehir yaşamının kendine ait gürültüsünde, hiç duyamadığınız kuş seslerinden de birazcık bahsetmek lazım...
Her gün farklı bir yoldan bölüme ulaşmaya çalışıyorum ve her yolun kendine ait doğal güzelliklerini farkediyorum; ODTÜ’de hangi ağaçlar dikilmiş, çevre düzenlemesi yapılırken nelere dikkat edilmiş, bunların hepsini ayrıntılı bir şekilde incelemek ve değerlendirmek lazım diye düşünmeden duramıyorum. ODTÜ içerisinde gri tonlarda çok fazla bina olmasına rağmen, doğa onu bütün güzelliği ile bütünleştiriveriyor. Önemli olan da bu sanırım. Doğa ile yapıların birbirine uyumlu olması, o alanlarda yaşayan insanların psikolojisini de etkilediğini düşünüyorum.
Keşke Ankara’da çalışma yerlerinin etrafında, yakınlarında, açık ve kapalı;seralar olmak üzere, daha fazla ağaçlandırma ve çevre düzenlemeleri olabilse... İş yaşamının yoğunluğunda ışık hızı yol alırken, sonbaharın kendine ait sihirini de gözden kaçırmayalım.
Sonuç olarak, iş yoğunluğumuzda ışık hızı yol alırken, sonbaharın doğaya yansımasını da gözden kaçırmayalım. Herkesin doğayı algılaması yorumlaması farklıdır ama önemli olan doğanın gücünü içimizde hissedebilmek ve onu yazılarımıza, şiirlerimize, resimlerimize dolaylı ve dolaysız olarak aktarımını yapabilmek ve anlam yükleyebilmek...
Her sabah, Eskişehir yolunu kullanmak zorunda olup, işe gittiniz mi ya da sabahları erken saatlerde Dikmen Caddesi’nde dolmuşlarla ve otobüslerle boğuşarak işe yetişmeye çalıştınız mı? Cevabınız “Evet” ise mutlaka benim hissettiklerimi anlayabiliyorsunuzdur. Her sabah, yaşanılan bu telaşenin içerisinde, ışık hızı yol alırken, ODTÜ’nün A1 Kapısı’ndan giriş yapınca sanki Alice Harikalar Diyarı’nda gibi farklı bir dünyaya adım atıveriyorsun. Biraz abartılı oldu biliyorum ama içimden gelen benzetme bu. Neden diye sorarsanız? Çünkü şehir trafiğinden kaçıp, şehrin içerisinde, ormanla karşılaşınca bir anda sahip olduğun enerji boyut değiştiriveriyor; Bir kapının ardından, sarının, kızılın ve kahverenginin, farklı tonlarda geçişlerini ağaçlarda, toprakta görmeye başladığın an, iş yoğunluğu ve trafikte yaşadığın sıkıntılar uçup gidiyor aklından...
Bölümlerin arasında ufak tefek kafeteryalarda; Çatı’da, Denizatı’nda ve Arkabahçe’de ya da Fatoş Abla’nın Kantini’nde, sonbahar yapraklarının toprağı kapladığı yerlerde, toprak kokusu eşliğinde, arkadaşlarınla çay içmek, yemek yemek keyifli oluyor. Bir de unutmamak lazım, şehir yaşamının kendine ait gürültüsünde, hiç duyamadığınız kuş seslerinden de birazcık bahsetmek lazım...
Her gün farklı bir yoldan bölüme ulaşmaya çalışıyorum ve her yolun kendine ait doğal güzelliklerini farkediyorum; ODTÜ’de hangi ağaçlar dikilmiş, çevre düzenlemesi yapılırken nelere dikkat edilmiş, bunların hepsini ayrıntılı bir şekilde incelemek ve değerlendirmek lazım diye düşünmeden duramıyorum. ODTÜ içerisinde gri tonlarda çok fazla bina olmasına rağmen, doğa onu bütün güzelliği ile bütünleştiriveriyor. Önemli olan da bu sanırım. Doğa ile yapıların birbirine uyumlu olması, o alanlarda yaşayan insanların psikolojisini de etkilediğini düşünüyorum.
Keşke Ankara’da çalışma yerlerinin etrafında, yakınlarında, açık ve kapalı;seralar olmak üzere, daha fazla ağaçlandırma ve çevre düzenlemeleri olabilse... İş yaşamının yoğunluğunda ışık hızı yol alırken, sonbaharın kendine ait sihirini de gözden kaçırmayalım.
Sonuç olarak, iş yoğunluğumuzda ışık hızı yol alırken, sonbaharın doğaya yansımasını da gözden kaçırmayalım. Herkesin doğayı algılaması yorumlaması farklıdır ama önemli olan doğanın gücünü içimizde hissedebilmek ve onu yazılarımıza, şiirlerimize, resimlerimize dolaylı ve dolaysız olarak aktarımını yapabilmek ve anlam yükleyebilmek...
Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi'nde Dünyayı keşfe çıkmak...
Çeşitli konularda araştırma yaparken, birazcık internettin başından kalkıp hiç kütüphaneye gidip araştırma yaptınız mı? Biliyorum yoğun iş akışımızda, zaman kaybı olmasın diye çoğumuzun tercihi interneti kullanmak ve kolay bir şekilde bilgiye ulaşmak. Kendinize şu an kütüphane ile ilgili birkaç soru sorabilirsiniz: Kütüphanenin tarihçesini biliyor muyum? Hiç kütüphaneye gittim mi ya da gitmeyi düşünür müyüm?
Eğer bir an bile olsa sorularım, sizi düşünmenize neden olursa, bakın size neler anlatacağım…
Öncelikle kitapların tek bir çatı altında toplandığı kütüphanenin tarihçesine bakalım;
“Kütüphane, belli bir sisteme göre düzenlenen kitap ve benzeri materyallerin toplandığı, saklandığı, okuyucu ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu yer. Farsçada ev manasına gelen hane ile Arapçada kitaplar manasına gelen kütüb kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen hane-i kütüb (kitaplar evi) isim tamlamasındaki tamlama i'sinin düşmesi ve kelimelerin yer değiştirerek birleşmesinden meydana gelmiş, Kütüphane şeklinde söylenen birleşik bir isimdir.”
“Osmanlılar devrinde mimari açıdan müstakil bir binaya sahip olan ilk vakıf kütüphanesi Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından yaptırılan ve Köprülü Fazıl Mustafa Paşa tarafından vakfiyesi hazırlanarak tanzim edilen Köprülü Kütüphanesidir. Şehid Ali Paşa tarafından Vefa'da yaptırılan kütüphane, Atıf Efendi tarafından Süleymaniye civarında yaptırılan Atıf Efendi Kütüphanesi, Nuruosmaniye Kütüphanesi ve Koska'da Koca Ragıb Paşa tarafından kurulan Ragıb Paşa Kütüphanesi de belli başlı Osmanlı kütüphaneleridir.
Cumhuriyet döneminde 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla vakıf kütüphanelerindeki koleksiyonlar, 1927'de çıkan kanunla tekke ve zaviyelerde bulunan eserler Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlı kütüphanelere devredildi. Maarif Vekaletine bağlı olarak faaliyet gösteren Kütüphaneler Müdürlüğü 1960'da genel müdürlük oldu. Kültür Bakanlığının kurulmasından sonra bu bakanlığa bağlandı. Günümüzde devlete bağlı ve özel olarak faaliyet gösteren 812 kütüphane bulunmaktadır. Bu kütüphanelerdeki kitap sayısı 10 milyonun üzerindedir. Çeşitli il ve ilçelerdeki yazma eserler, halk ve çocuk kütüphaneleri Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne bağlıdır.”
Kütüphanenin tarihçesine kısa bir göz attıktan sonra 1995 yılından beri kütüphane yolculuğuma adım atalım; Kütüphaneye neden mi gidiyorum? Zamanım oldukça kitap raflarının arasında istediğim bilgiyi aramayı, daha önceden görmediğim, keşfetmediğim başka kitapları, yayınları, müzikleri gözden geçirme şansım olduğu için gidiyorum. Bunların hepsini çok kolay internette de yapabiliyorum ama kitapların kendine ait kokusu eşliğinde, farklı dünyaların kitaplarını keşfe çıkmak, sessiz bir kalabalığın içerisinde araştırma yapmak, insanı huzurlu kılabiliyor. Internet’in kendine ait bireysel dünyasında pek yaşayamadığımız bir his; Kütüphanede tanımadığın insanlarla ortak bir paylaşımda sessizliği paylaşmak mükemmel bir duygu diye düşünüyorum. Ayrıca, psikolojik boyuttan baktığımızda, her birey, çevresinde de, kendi benzeri araştırma yapan insanları görmesi, algılaması farklı bir “motivasyon” sağladığını düşünüyorum.
Özellikle Bilkent Üniversitesi’nde okurken hocalarımız kütüphaneye gitmek konusunda bizleri “motive” ederlerdi; Üniversitede okurken hocalarımız bir kitap ya da bir konu üzerine araştırma yapmamızı istediklerinde, hemen kütüphaneye giderdik. Kütüphanede bulunan bilgisayardan önce istediğimiz bilgiye ulaşırdık, daha sonra da o bulduğumuz bilgileri saatlerce kütüphanenin kendine ait sessizliğinde okumaya başlardık, notlarımızı alırdık, fotokopilerimizi çektirirdik. Bu işlem bittikten sonra, yaptığımız araştırma çerçevesinde nasıl bir yazı yazacağımız hakkında plan yapardık.
Üniversitemden mezun olduktan sonra da kütüphaneye gitmek yaşamımım bir parçası oldu ve arkadaşlarımla da gitmeye gayret ediyorum. Hocalarım sayesinde kazandığım motivasyonu arkadaşlarımla da paylaşıyorum. Özellikle sanat konusuna ilginiz varsa, Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi’nin Sanat Odası’nı keşfe çıkmalısınız. Sanat Odası keşfinden sonra sanat galerisindeki resim sergisini dolaşma keyfini mutlaka çıkarmalısınız. Ayrıca sergi açılışlarını, sanat galerisi’nde belirli günlerde düzenlenen klasik müzik konserlerini mutlaka dinlemelisiniz. Bunun yanı sıra, Süreli Yayın Koleksiyonu, Görsel-İşitsel Koleksiyon, Müzik Odası, Çevrimiçi Erişebilir Veritabanları, Çevrimiçi Erişebilir Dergiler, Elektronik Kitaplar, Çevrimiçi Kütüphaneler, Dünya Bankasından Yeni Yayınlar bölümlerini incelemeye değer.
Sonuç olarak, Başkentimiz Ankara’nın sahip olduğu Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi sayesinde dünyanız değişebilir, hayata dair sahip olmak istediğiniz her türlü geçmişe ve geleceğe ait her türlü bilgiyi tek bir çatı altında keşfe çıkabilirsiniz.
Kaynakça:
http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCt%C3%BCphane
http://www.tr.net/cgi-bin/sehir_rehberleri/sehir_rehberleri.cgi?sub_list+ankara_006-00
http://library.bilkent.edu.tr
Eğer bir an bile olsa sorularım, sizi düşünmenize neden olursa, bakın size neler anlatacağım…
Öncelikle kitapların tek bir çatı altında toplandığı kütüphanenin tarihçesine bakalım;
“Kütüphane, belli bir sisteme göre düzenlenen kitap ve benzeri materyallerin toplandığı, saklandığı, okuyucu ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu yer. Farsçada ev manasına gelen hane ile Arapçada kitaplar manasına gelen kütüb kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen hane-i kütüb (kitaplar evi) isim tamlamasındaki tamlama i'sinin düşmesi ve kelimelerin yer değiştirerek birleşmesinden meydana gelmiş, Kütüphane şeklinde söylenen birleşik bir isimdir.”
“Osmanlılar devrinde mimari açıdan müstakil bir binaya sahip olan ilk vakıf kütüphanesi Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından yaptırılan ve Köprülü Fazıl Mustafa Paşa tarafından vakfiyesi hazırlanarak tanzim edilen Köprülü Kütüphanesidir. Şehid Ali Paşa tarafından Vefa'da yaptırılan kütüphane, Atıf Efendi tarafından Süleymaniye civarında yaptırılan Atıf Efendi Kütüphanesi, Nuruosmaniye Kütüphanesi ve Koska'da Koca Ragıb Paşa tarafından kurulan Ragıb Paşa Kütüphanesi de belli başlı Osmanlı kütüphaneleridir.
Cumhuriyet döneminde 1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla vakıf kütüphanelerindeki koleksiyonlar, 1927'de çıkan kanunla tekke ve zaviyelerde bulunan eserler Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) bağlı kütüphanelere devredildi. Maarif Vekaletine bağlı olarak faaliyet gösteren Kütüphaneler Müdürlüğü 1960'da genel müdürlük oldu. Kültür Bakanlığının kurulmasından sonra bu bakanlığa bağlandı. Günümüzde devlete bağlı ve özel olarak faaliyet gösteren 812 kütüphane bulunmaktadır. Bu kütüphanelerdeki kitap sayısı 10 milyonun üzerindedir. Çeşitli il ve ilçelerdeki yazma eserler, halk ve çocuk kütüphaneleri Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne bağlıdır.”
Kütüphanenin tarihçesine kısa bir göz attıktan sonra 1995 yılından beri kütüphane yolculuğuma adım atalım; Kütüphaneye neden mi gidiyorum? Zamanım oldukça kitap raflarının arasında istediğim bilgiyi aramayı, daha önceden görmediğim, keşfetmediğim başka kitapları, yayınları, müzikleri gözden geçirme şansım olduğu için gidiyorum. Bunların hepsini çok kolay internette de yapabiliyorum ama kitapların kendine ait kokusu eşliğinde, farklı dünyaların kitaplarını keşfe çıkmak, sessiz bir kalabalığın içerisinde araştırma yapmak, insanı huzurlu kılabiliyor. Internet’in kendine ait bireysel dünyasında pek yaşayamadığımız bir his; Kütüphanede tanımadığın insanlarla ortak bir paylaşımda sessizliği paylaşmak mükemmel bir duygu diye düşünüyorum. Ayrıca, psikolojik boyuttan baktığımızda, her birey, çevresinde de, kendi benzeri araştırma yapan insanları görmesi, algılaması farklı bir “motivasyon” sağladığını düşünüyorum.
Özellikle Bilkent Üniversitesi’nde okurken hocalarımız kütüphaneye gitmek konusunda bizleri “motive” ederlerdi; Üniversitede okurken hocalarımız bir kitap ya da bir konu üzerine araştırma yapmamızı istediklerinde, hemen kütüphaneye giderdik. Kütüphanede bulunan bilgisayardan önce istediğimiz bilgiye ulaşırdık, daha sonra da o bulduğumuz bilgileri saatlerce kütüphanenin kendine ait sessizliğinde okumaya başlardık, notlarımızı alırdık, fotokopilerimizi çektirirdik. Bu işlem bittikten sonra, yaptığımız araştırma çerçevesinde nasıl bir yazı yazacağımız hakkında plan yapardık.
Üniversitemden mezun olduktan sonra da kütüphaneye gitmek yaşamımım bir parçası oldu ve arkadaşlarımla da gitmeye gayret ediyorum. Hocalarım sayesinde kazandığım motivasyonu arkadaşlarımla da paylaşıyorum. Özellikle sanat konusuna ilginiz varsa, Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi’nin Sanat Odası’nı keşfe çıkmalısınız. Sanat Odası keşfinden sonra sanat galerisindeki resim sergisini dolaşma keyfini mutlaka çıkarmalısınız. Ayrıca sergi açılışlarını, sanat galerisi’nde belirli günlerde düzenlenen klasik müzik konserlerini mutlaka dinlemelisiniz. Bunun yanı sıra, Süreli Yayın Koleksiyonu, Görsel-İşitsel Koleksiyon, Müzik Odası, Çevrimiçi Erişebilir Veritabanları, Çevrimiçi Erişebilir Dergiler, Elektronik Kitaplar, Çevrimiçi Kütüphaneler, Dünya Bankasından Yeni Yayınlar bölümlerini incelemeye değer.
Sonuç olarak, Başkentimiz Ankara’nın sahip olduğu Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi sayesinde dünyanız değişebilir, hayata dair sahip olmak istediğiniz her türlü geçmişe ve geleceğe ait her türlü bilgiyi tek bir çatı altında keşfe çıkabilirsiniz.
Kaynakça:
http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCt%C3%BCphane
http://www.tr.net/cgi-bin/sehir_rehberleri/sehir_rehberleri.cgi?sub_list+ankara_006-00
http://library.bilkent.edu.tr
Subscribe to:
Posts (Atom)



